18 Ekim 2007 Perşembe

GÖNDERİLMEYEN MEKTUP (II)



18/10/2007


Bu sana içimde biriktirdiğim kim bilir kaçıncı mektup. Sanma ki sesim çıkmıyor diye unuttum, unutuldun, unutulabildin. Unutmak… Ne büyük nimettir hâlbuki. Unuttuklarımıza sitemimiz ne büyük hatadır belki de. Oysa uykusunu kaybedenden başkası bilebilir mi uykusuzluğun çilesini. Unutamamakta böyle bir şey işte.

Birkaç satırında kendimi bulmam yeniden darmadağın etti işte hayatımı. Oysa uzun zaman olmuştu gidişin. Seni hiç hatırlamayacağıma söz vermiştim. Ankara’nın kışında kıpırtısızca kışın geçmesini bekleyen siyah kuğuların, hareketsiz duruşlarını seyrettiğim o kafe’ye, bir daha hiç uğramadım. Bir daha hiç dinlemedim seninle dinlediğimiz tangoyu ve hiç izlemedim tangoda birbirine sarılıp, aşkın resmini dansa çizenleri.

O günden sonra birçok şey değişti ve hiç bir şey değişmedi. Yani yine başladığım noktadayım. Değişen her şey benim ve gönlümün dışındaydı. Değişmeyen tek şey bendim ve gönlümdü. Senden ayrıldığım o kış akşamında durdu zaman. Yürüdüğüm hiçbir yolu yürüdüm sayamadım. Öylesine yürünmesi gereken yollardı işte. Ehemmiyeti yoktu. Bir kış geçti gidişinle sonra bir yaz, sonra bir kış daha, bir yaz daha ve bir kış, bir yaz daha. Ama vakit hiç geçmedi nedense. Her Ramazan gelişinde sahura kadar uyuyakalma korkusu taşıdım ertesi günkü orucunu aç karnına tutmayasın diye. Bu yüzden hiç uyumadım gittiğinden beri sahur zamanlarına kadar. Yapılacak bir sürü şey uydurdum kendime. Her patlıcan yemeğinde sen geldin aklıma, çok severdi diye. Sen hiç gelmedin. Gelmeni ben bile istemedim.

Evet, gelmemen en iyisiydi bence de. Zira insanların ellerine bir defa verilen fırsatlar vardır. Ve aşk dediğin hayatta bir defa insana sunulan bir lütuftur. Ne sen ne de ben bunun kıymetini bilemedik. Kabul etmek lazım bu dakikadan sonra biz harcadık bu aşkı. Sen ne gördün bilmiyorum ama ben yanan gemilerimdeydim en son. Biraz cesaretini görebilseydim ve tutabilseydin elimin ucundan, çoktan bambaşka bir geleceğe birlikte yürüyor olurduk. Elimi bıraktığın o an hala gözlerimde ve hala çok soğuk ellerim o günden beri. Önemsemiyorum ama.

Hayatın bir anlamı kalmadı diyorum ya samimiydim bunu söylerken. Bugün yeniden bakıyorum olup biten her şeye. Gördüğüm sadece şu, sen giderken yüreğimi gerçek anlamda söküp gitmişsin. Dönsen de faydası olmaz artık, bana kalırsa. Zira öyle alıştı ki bedenim ruh gibi yaşamaya. Bir ceset bu kadar soğuk olabilir ancak. Bu cesedi hayata döndürebilmenin bir yolu olduğunu sanmıyorum.

Senden sonra kim bilir kaç defa kesseniz kanım akmaz dedim hatırlamıyorum eşe dosta. Doğru biliyor musun? Ölen bir daha ölemez. Yaşıyorsun diye hatırlatmasalar, yaşadığımın farkında bile değilim. Seninle, olmadık bir zamanda başlayan bu hayat, gidişinle olmadık bir anda son buldu.

Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu
Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu

Hatırlar mısın bu şarkıyı? Gittiğinden beri ne kadar keder varsa hepsine gönüllü olduğumu bilir misin? Değişen bir şey olmadı ama hiçbir şey bıraktığın acıyı bastıracak kadar acıtmadı beni. Öyle sokak ortasında bırakılan çaresiz fukara bir mahlûk gibi, kalakaldım hayatımın istinat duvarının dibinde. Üstelik mevsim güzdü ve üstelik bilirsin yazın bile benim ellerim ayaklarım buz gibi olurdu. Sığındığım tüm mukaddesattan kaçmaya uğraştım uzun zaman. Madem zemheri vurmuştu, ölüm gelsin di artık. Üşümüştüm anlıyor musun ve yokluğunda beni ısıtacak yegâne yorgan olsa olsa toprak olurdu. Çektiğim acının bir tarifini yapamıyorum sana. Olsa olsa yaşarsan bilebileceksin bu acıyı.

Artık bu acının bir sonu olmalı diyorum kendime. Öyle bir paragrafla dağılmamalıyım. Bir cümle tesir etmemeli bana. Zaten her hatırıma gelişinde yağmurun adı ben oluyor. Ben senzedeyim sen gittiğinden beri. Değer miydi diyorum kendime. Değdi mi…

Bunun cevabı bende gizli kalacak yaşadığım müddetçe. Sen… bir gün…

Yine de sana, sevdiğim Rabbimin selamını gönderiyorum…

Ve öpüyorum sağ avucundan, sende kalbinin üzerine koy onu gücün yeterse…

Hiç yorum yok: